2007 yılında ‘dört atlı’nın tartıştığı birçok konulardan birisi, din ve bilimin tevazu ve kibir konusunda kıyaslanması olmuştur. Din, göze çarpan bir aşırı özgüven ve tevazu eksikliği ile ayıplanmakta. Genişlemekte olan evren, fizik yasaları, ince-ayarlı fizik sabiteleri, kimya yasaları, evrim değirmenlerinin yavaş yavaş öğütülmesi – bunların hepsi, 14 milyar yıl içinde bizim var olmamız için ayarlanmıştı. Sürekli vurgulanan sefil suçlular olduğumuz, günah içinde doğmuş olduğumuz da ters kibirdir: Evrenin Yaratıcısının yapacak daha önemli işi yokmuşçasına bizim siyah damgalarımız ve kahverengi noktalarımızın hesabını yürütmesi gibi ahlaki davranışımızın kozmik önemi olduğu gibi o tür kibirdir bu. Evren, tamamen bana odaklıdır. Bu, tüm anlayışımızın ötesine geçen bir kendini beğenmek değil midir?

Carl Sagan, Pale Blue Dot kitabında, uzak geçmişteki atalarımızın bu tür kozmik narsisizmden kaçınmasının çok düşük ihtimal olduğu hususu ile aklayıcı bir tutum almakta. Tepelerinde bir çatı ve yapay ışık olmamasıyla, geceleri yıldızların üzerlerinde dolaşmalarını izlediler. Bu dolaşımın merkezinde ne vardı? Tabii ki gözlemcinin dakik konumu. Onların evren ‘benim için var’ diye düşünmelerine şaşırmamak lazım. “İçin”in bir diğer anlamında, gerçekten de “benim için” idi bu döngü. ‘Ben’, kozmosun merkez üssü idim. Ama bu bahane, Coperniuc ve Galileo ile buhar oldu.
Şimdi, teologların aşırı-özgüvenine gelelim, on yedinci yüzyıl başpiskoposu James Ussher’ın belirlediği yüksekliklere ulaşanının çok az olduğunu kabul edelim. James Ussher, kendi kronolojisine o kadar güveniyordu ki evrenin kökeninin net tarihini verdi: 22 Ekim M.Ö. 4004. Ekimin 21-i veya 23-ü değil ama net olarak 22 Ekim akşamı. Eylül değil veya kasım değil ama kesin olarak, Kilisenin sonsuz otoritesine dayanarak, Ekim ayı dedi. 4003 değil, 4005 değil, ‘milattan önce dördüncü ve beşinci binyıllıklar arasında bir zamanda’ değil, hiç şüphe olmaksızın m.ö. 4004. Diğerleri, daha önce dediğim gibi, o kadar dakik olmadılar bu hakkında ama bu yaklaşım teologların bir şeyler uydurma karakteristiğidir. Liberal bir vazgeçiş ile uydur ve uydurduğun şeyi başkalarına zorla dayat, limitsiz otorite karinesi ile dayat ve bazen – en azından eski zamanlarda ve günümüzde İslami teokrasilerde – işkence ve idam ile dayat.
O tür keyfi dakiklik, dini liderlerin takipçilerine aşıladığı patronvari kurallarda da kendisini göstermekte. Ve söz konusu kontrol-çılgınlığı olduğunu, İslam oldukça öndedir, kendi başına bir ligtedir İslam. Saygı duyulan İranlı ‘alim’ Ayatollah Ozma Sayyed Mohammad Reda Musavi Golpaygani tarafından hazırlanmış İslamın Sade ve Öz Emirlerinden birkaç seçim örnek. Sadece Süt Analıgı konusunda bile, ‘Meseleler’ diye çevirilmiş dakikalık tanımlanmış yirmi-üç kural. Onların ilki işte böyle, Mesele 547. Diğerleri buna eşit dakiklikte, eşit patronvarilikte ve eşit rasyonellikten mahrumlukta:
Eğer bir kadın, Mesele 560’a uygunlukta, bir çocuğu süt anneliği yaparsa, o çocuğun babası o kadının kızlarıyla evlenemez, sütün ait olduğu kocanın kızlarıyla da evlenemez, o erkeğin süt-analığı kızlarıyla bile evlenemez fakat o kadının süt anneliği yaptığı kızlar ile evlenmesi caizdir… [ve bu böyle devam etmekte].
Süt Anneliği bölümünden bir diğer örnek şöyledir, Mesele 553:
Bir adamın babasının karısı babasının sütü ile bir kıza süt anneliği yaparsa, o adam o kız ile evlenemez.
‘Baba sütü’? Ne? Bir kadının, kocasının eşyası olduğu bir kültürde, ‘baba sütünün’ bize tuhaf geldiği gibi tuhaf gelmediğini düşünüyorum.
Mesele 555 de benzer şaşırtıcılıkta, bu kez ‘erkek kardeş sütü’ hakkında:
Bir adam, kendi kız kardeşi veya erkek kardeşinin sütü ile erkek kardeşinin karısı tarafından süt anneliği yapılmış bir kız ile evlenemez.
Bu ürpertici süt-anneliği takıntısının kökenini bilmiyorum fakat bu takıntı kutsal metinlerden dayanaksız değil:
Kuran ilk indirildiğinde, bir çocuğu akraba (mahrem) yapan emzirme sayısı on idi, daha sonra bu yürürlükten kaldırıldı ve günümüzde yaygın bilinen olan beş ile değiştirildi.[1]
O, kafası karışmış bir kadının sosyal medyadaki kalp feryadına bir ‘alim‘ tarafından verilmiş cevabın bir parçasıydı:
Kayınbiraderimin oğlunu bir ay emzirdim ve benim oğlum kayınbiraderimin karısı tarafından emzirildi. Kayınbiraderimin karısı tarafından emzirilmiş çocuğumdan yaşça büyük kızım ve oğlum var, ve onun da emzirdiğim çocuğundan yaşça daha büyük iki çocuğu vardı. Umuyorum ki bir çocuğu mahrem yapan emzirme çeşidini ve diğer çocuklar üzerinde geçerli olan kuralları anlatabilirsiniz. Çok teşekkür ederim.
‘Beş’ üzerindeki dakiklik, bu tür dini kontrol-çılgınlığında tipiktir. Bu tipiklik, erkek ve kadın meslektaşların başbaşa yalnız kalmaları hakkındaki yasak üzerine çalışan ve ustaca çözüm üreten, Kairo şehrindeki Al-Azhar üniversitesindeki bilgin Dr Izzat Atiyya’nın 2007 yılında verdiği fetvada da su yüzüne çıktı. Kadın meslektaş, erkek meslektaşını en az beş kez ‘direkt kendi göğsünden’ emzirmeliydi. Bu emzirme, onları akraba yapacaktı ve işyerlerinde beraber ve başbaşa olabilmelerini sağlayacaktı. Dikkat edin, 4 kez emzirmek yeterli olmayacaktı. Onun o zaman şaka yapmadığı aşikardı, doğurduğu tepkilerden sonra fetvasını geri çekmiş olsa da. İnsanlar, hayatlarının o tür çılgınca dakiklikte ve anlamsızlığı dışa vuran kurallara bağlamaya nasıl dayanabilir?
Biraz rahatlama ile bilime dönelim. Bilim, sıklıkla her şeyi bildiğini kibirlice iddia etmek ile ayıplanır ama bu ok hedefini oldukça ıskalamaktadır. Bilim insanları, cevabı bilmemekten hoşnut olurlar çünkü bilmemek, bize bir meşguliyet ve üzerine düşünülecek bir şeyler vermekte. Ne yapılması gerektiğini mağrurca duyurmak için, cehaletimizi gürce haykırırız.
Hayat nasıl başladı? Bilmiyorum, kimse bilmiyor, keşke bilseydik ve hevesli hipotez alışverişi yaparız, onları nasıl araştırmamız gerektiğine dair tavsiyelerle birlikte. 250 milyon yıl önce, Permiyen dönemin kitlesel yok oluşunun nedeni neydi? Bilmiyoruz ama üzerine düşünebileceğimiz bazı ilginç hipotezlerimiz var. İnsanların ve şempanzelerin ortak atası nasıl görünüyordu? Bilmiyoruz ama bu hakkında bir şeyler biliyoruz. Yaşadığı kıtayı biliyoruz (Darwin’in tahmin ettiği gibi, Afrika) ve yaşadığı zaman hakkında moleküler delil bize kabaca tahmin vermekte (6-8 milyon yıl önce). Karanlık madde nedir? Bilmiyoruz ve fizik camiasının önemli kısmı bunu bilmek isterdi.
Bir bilim insanı için cehalet, kaşınılmayı zevkle bekleyen bir kaşıntıdır. Eğer teolog iseniz, kaşıntı sizin için bir şeyi utanmadan uydurarak yok edeceğiniz bir şeydir. Papa gibi bir otorite iseniz, kendi kendinize düşünerek ve cevabın kafanızda belirmesini bekleyerek ve sonrasında ‘vahiy’ diyerek duyuracağınız bir şeydir cehalet. Ya da bunu, yazarının sizden bile cahil olduğu Bronz Asrından kalma metini ‘yorumlayarak’ da giderebilirsiniz.
Papalar, kendi düşüncelerini ‘dogma’ diye duyurabilirler ama eğer ki bu düşünceleri tarihin devamında Katoliklerin önemli kısmının desteğini alıyorsa: Bir önermeye olan geleneksel inancın o önermenin doğruluğuna delil sayılması, bilimsel bir zihin için gizemlidir. 1950 senesinde, Papa Pius XII (‘Hitler’in Papası’ diye de kötü namı olan), İsanın annesi Meryem’in ölümünde sadece spiritüel şekilde değil, bedenen cennete yükseltildiğini dogma diye duyurdu. ‘Bedenen’ demek, onun mezarına bakarsanız mezarını boş bulursunuz demek. Papanın akıl yürütmesinin delil ile hiç bir ilişkisi yoktu. Papa, 1 Korintliler 15:54’ü alıntıladı: “Çürüyen ve ölümlü beden çürümezliği ve ölümsüzlüğü giyinince, “Ölüm yok edildi, zafer kazanıldı!” diye yazılmış olan söz yerine gelecektir.” Bu ayet Meryem’den bahsetmemekte. Bu mektubun yazarının bu satırlarda Meryem’i aklında bulundurduğunu düşünmek için en ufak bir sebep bile yok. Teologların tipik metini ele alarak onu muğlak, sembolik, başka bir şeye el sallayan olarak ‘yorumlamak’ kurnazlığını görmekteyiz gene. Diğer çoğu dini inanç gibi, Pius XII’nin bu dogması da Meryem gibi kutsal birisine neyin yakışacağı hissi üzerine olduğu varsayılabilir. Ama John Henry Cardinal Newman Institute of Catholig Thought müdürü Dr Kenneth Howell’a göre, Papa’nın asıl motivasyonu, yakışırlığın başka bir anlamından gelmekteydi. 1950 yılındaki dünya, İkinci Dünya Savaşının getirdiği yaralardan tedavi olmaktaydı ve iyileştirici bir mesajın vereceği merhemi umutsuzca beklemekteydi. Howell, Papa’nın sözlerini alıntılamakta ve sonra kendi yorumunu vermekte:
Pius XII, Meryem Varsayımının üzerine olan meditasyonun, imanlıları insan ailesi olarak ortak asaletimiz konusunda daha duyarlılığa götüreceğini umduğunu açıkça ifade etmekteydi. … İnsanları, gözlerini doğaüstü sonlarına odaklanmaya ve diğer insanların da kurtuluşunu arzulamaya ne itebilirdi? Meryem Varsayımı, insanlığa daha büyük saygı duyulması için bir hatırlatma ve o yöne bir ivmelendirme idi çünkü bu Varsayım Meryem’in dünyadaki hayatının geri kalanından ayrı tutulamazdı.
Teolojik bilincin nasıl çalıştığını görmek büyüleyicidir: Özellikle de, olgusal delile olan ilgi yokluğu ve olgusal delili küçümseyiciliğini görmek büyüleyici. Meryem’in cennete bedenen yükseltildiğinin varsayıldığına dair bir delil olup olmadığını asla umursamayın; onun cennete bedenen yükseltildiğini düşünmek insanlara iyi gelecekti. Bu demek değildir teologlar kasten yalan yayıyor. Bu, onların hakikatı umursamadıklarını; hakikat ile ilgilenmediklerini; hakikatın ne demek olduğunu bilmediklerini; hakikati, sembolik veya mistik öneme indirebileceklerini göstermektedir. Ve Aynı zamanda, Katolikler bu tür uydurulmuş ‘hakikatlere’ inanmaya eğilimliler – hiçbir kesinliği olmayan şartlara eğilimliler. Pius XII bu Varsayımı dogma diye ilan etmeden önce bile, on sekizinci yüzyıl Papası Benedict XIV de Meryem’in Göğe Yükselişinin “inkarının dinsizlik ve dine küfür olacağı olası bir fikir” diye ilan etmişti. ‘Olası bir fikir’i inkar etmek ‘dinsizlik ve dine küfür’ ise, yanılması imkansız bir dogmayı inkar etmenin cezasını hayal ediniz.’ Bir kez daha, dini liderlerin, kendilerinin bile hiçbir tarihsel delile dayanmadığını beyan ettiği ‘olgu’ları küstahça özgüven ile öne sürdüklerini görmekteyiz.
Katolik Ansiklopedisi, aşırı-özgüvenli safsataların hazinesidir. Araf; ölülerin, günahları için cezalandırıldığı ve sonrasında cennete alındığı bir kozmik bekleme odasıdır. Katolik Ansiklopedisinin araf üzerine uzun bir ‘Hatalar’ bölümü vardır, Albigenses, Waldenses, Hussites ve Apostolici gibi ve Martin Luther ve John Calvin’ın[2] yanlışlarının listelendiği uzun bir bölüm.
Araf hakkındaki kutsal kitapsal delil de ‘yaratıcı’lık üzerine diyelim, muğlak, alakasız analoji kurmak olan teolojik kurnazlığı devreye sokmak. Örneğin, Ansiklopedi, şöyle der: “Tanrı, Musa ve Harun’un inançsızlığını affetti ama ceza olarak onları ‘vaat edilen topraklar’dan yasakladı”. O yasak, Araf için bir metafor olarak görülmekte. Daha da korkuncu, Davut, Hititli Uriya’nın karısı ile evlenebilmek için Uriya’yı öldürttüğünde, Rab onu affetti fakat diyetsiz bırakmadı: Tanrı, Davut’un o evlilikten olan çocuğunu öldürdü (2 Samuel 12:13-14). O masum çocuğa yazık olmuş diye düşünüyorsunuzdur. Ama görünen o ki, bu olay, Araf denilen kısmi cezalandırma için yararlı bir metafor olarak hizmet etmekte ve Ansiklopedi yazarlarının gözünden kaçmamış.
Araf bölümündeki ‘İspatlar’ bölümü enteresan çünkü mantık formu kullandığını öne sürmekte. Argümanı da şöyle: Eğer ölüler direkt cennete gitseydi, onların ruhları için dua etmemizin bir anlamı olmazdı. Onların ruhları için dua ediyoruz, etmiyor muyuz? Böylece, onların direkt cehenneme gitmediği kaçınılmaz vargı olmalıdır. Demek ki, Araf var. Quod Erat DemonstratumQED-trwiki. Teoloji profesörlerine böyle işler yapmaları için gerçekten ödeme mi verilmekte?
Bilime dönelim tekrar. Bilim insanları, cevapları bilmedikleri zamanın farkındadır. Fakat, bildikleri zamanın da farkındalar ve bunu duyurmakta çekingen olmamalılar. Deliller güven verici iken bilinen olguları dile getirmek kibirlilik değildir. Evet, evet, bilim felsefecileri bize bir olgunun yanlışlanabilecek bir hipotezden farkının, onu yanlışlamak üzerine olan yoğun girişimlere karşı başarılı olmuş olmasıdır derler. Galileo’nun yine de dönüyortrwiki fısıltısına hürmeten bu büyülü sözlere hakkını verelim, Stephen Jay Gould’un makul sözleri ile:
Bilimde, “olgu” demek, sadece “öyle bir seviyede doğrulanmış ki geçici onayı askıya almak bozuntuluk olur” anlamına gelebilir. Elmaların yarın yükselmeye başlayabileceğini düşünebilirim, ama bu olasılık fizik sınıflarında eşit saygıyı sağlamıyor[3].
Bu anlamdaki Olgu şunları içerir ve bunların hiçbirisi de teolojik muhakemelere ayrılmış milyonlarca saatten hiçbir katkı almamakta. Evren, 13 ve 14 milyar yıl arası başladı. Güneş ve etrafındaki gezegenler, bizim gezegen de dahil, dönen bir gaz, toz ve enkaz diskinin yoğunlaşmasından 4.5 milyar yıl önce oluştu. Dünya haritası on milyonlarca yıl devamında değişmekte. Kıtaların tahmini yakın şekillerini ve jeolojik tarihte nerelerde olduklarını biliyoruz. Ve dünyanın gelecekte nasıl değişeceğine dair öngörü haritaları çizebiliyoruz. Gökteki takımyıldızının atalarımıza nasıl göründüğünü ve nesillerimize nasıl görüneceğini biliyoruz.
Evrendeki madde, ayrık cisimlerde non-rastgele dağıtılmıştır, çoğu kendi yörüngesi etrafında döner ve onların çoğu o tür cisimler etrafında matematiksel yasalara göre eliptik yörüngede döner ve bu durum bize, güneş tutulmaları ve geçişler gibi kaydadeğer olayları tahmin etme imkanı verir. Bu cisimlerin – yıldızların, gezegenlerin, gezegenciklerin, topuzlu kaya parçalarının, vesairenin – kendileri; aralarında, (milyarlarca) yıldız barındıran galaksilerin oluşturduğu devasa mesafeli galaksilerde kümelenmiştir.
Madde, atomlardan oluşur ve atomlar sonlu miktarda çeşidi vardır – yüz veya civarı element. Bu temel atomların hepsinin kütlesini biliyoruz ve bir elementin az değişik kütleyle birden fazla izotop edinebilme nedenini biliyoruz. Kimyagerler, elementlerin moleküllerde birleşme nedeni hakkında büyük bir bilgi yığınına sahiptir. Moleküller, canlı hücrelerde, binlerce atomdan oluşan şekilde ve mekansal olarak birbirlerine olan ilişkisinin dakiklikle bilindiği şekilde oldukça büyük olabilir. Bu makromoleküllerin kesin yapılarını keşfetmek için kullanılan yöntemler son derece ustacadır ve kristallerden yayılan X ışınlarının saçılımına ilişkin titiz ölçümleri içerir. DNA’nın, hayatın zariflikle bilenmiş makine-aleti olan proteinlerin şeklini ve doğasını etkilediği dijital kod, her bir detayına kadar netlikle bilinmekte. O proteinlerin gelişmekte olan embriyolardaki hücrelerin davranışını ve öylece tüm canlıların formunu ve fonksiyonunu etkilediği yollar, üzerinde çalışılan bir süreçtir: Büyük miktarda bilinen şey var; daha çoğu ise hâlâ keşfedilmesi gereken bir şey olarak kalmakta.
Her bir hayvan bireydeki her bir belirli gen için, o gendeki DNA kod diziliminin dakik sıralamasını yazabiliriz. Bu demek, iki birey arasındaki tek-harf tutarsızlıklarını %100 dakiklik ile sayabiliriz demek. Bu, onların ortak atasının ne kadar zaman önce yaşadığını tespit etmek için işe yarar ölçüdür. Bu, türler içindeki kıyaslama için işe yarıyor – sen ve Barack Obama arasında işe yarar örneğin. Bu yöntem, farklı türlerin kıyaslaması için de işe yarar – seninle yer domuzları arasında, misal için. Burada da tutarsızlıkları netlikle sayabilirsiniz. Sadece, uzak geçmişteki ortak atanın yaşadığı zamana kadar daha fazla tutarsızlık bulursunuz. O tür dakiklik, Homo Sapiens denilen türümüzdeki ruhu yükseltmekte ve gururumuzun hakkını vermekte. Linnaeus’un gurur duyması aklanmış görünüyor, hiçbir kibir olmadan.
Kibir, hak edilmemiş gururdur. Gurur hak edilebilir ve bilim bunu kürekle kazımakla hak eder. Beethoven de, Shakespeare de, Michelangelo da, Christopher Wren de. Hawaii’de ve Kanarya Adaları’nda güney uzaya uçsuz-bucaksız bakış atan devasa radyo teleskopları ve onların dizilişini inşa eden mühendisler de ya da gökte dolaşan Hubble teleskobunu ve onu fırlatan uzay araçlarını inşa eden mühendisler de. CERN’de yer altında anıtsal boyutu dakikalık dakiklikteki toleranslı ölçeklerle birleştiren mühendislik becerileri bana gösterildiğinde beni kelimenin asıl anlamındaki gözyaşlarına itmişti. Küçük bir kuyruklu yıldız olan hedefe robot aracı indirmeyi başaran Rosetta misyonundaki mühendislik, matematik ve fizik; insan olmamla gurur duymamı sağladı. Aynı teknolojinin modifirlenen bir versiyonu, dinozorların sonunu getiren türdeki bir kuyruklu yıldızın yönünü değiştirmekle günün birinde gezegenimizi kurtarabilir.
GEnliğitrwiki tek bir proton tarafından gölgede bırakılacak olan yerçekimi dalgalarını Louisiana ve Washington’da bulunarak senkronike şekilde yakalamış LIGO enstrümanlarını duyan kim insan olmanın gururunun şişkinliğini hissetmez ki? Kozmolojiye engin önemi olan ölçmenin bu ustalığı, Yer ve Proxima Centauri yıldızı arasındaki mesafeyi bir insan saçının genişliği kadar dakiklik ile ölçmeye eşdeğerdir.
Buna kıyaslanabilir dakiklik, kuantum teorisi deneylerinde de kazanıldı. Ve burada, bir teorinin doğuracağı tahminleri deneysel olarak yanılmaz bir karar ile kanıtlama kapasitemiz ile o teoriyi görselleştirme kapasitemiz arasında yüze çıkarıcı bir uyumsuzluk var. Bizim beyinlerimiz, Afrika savannalarının temin ettiği orta ölçekli alanlarda bizon büyüklüğündeki nesnelerin aslan süratındaki gidişatını anlamak için evrimleşti. Evrim, nesnelerin Einsteinian uzayda Einsteinian hızda hareket etmesinde ne olacağını anlamak veya ‘nesne’ adını hak etmek için bile küçük kalan nesnelerin salt tuhaflığını anlamak içgüdüsünü temin etmedi bize. Evrimleşmiş beyinlerimizin yüze çıkan güçleri, içgüdüsel anlayışımız radarımızın kapsamı altında kalan varlıkların davranışlarını tahmin edebilmemizi sağlayan matematiğin kristal yapısını geliştirmeyi mümkün kıldı. Bu bile bana insan olmaktan gurur duyduruyor, türümüzün içindeki matematik yeteneklilerden birisi olmamaktan üzüntü duysam da.
Daha seyrekleştirilmekte olan ama yine de gurur verici olan, gündelik hayatımızda bizi çevreleyen gelişmiş ve devamlı gelişen teknolojidir. Akıllı telefonunuz, laptop bilgisayarınız, arabanızdaki uydu navigasyonunuz ve onu besleyen uydunuz, arabanızın kendisi, sadece kendi ağırlığı ve içindeki yolcularla beraber kargosunu değil, aynı zamanda on üç saatlik yedi bin mil yolculukta yaktığı 120 ton yakıtı da taşıyabilen devasa uçaklar.
Daha az bilinen fakat daha çok bilinmesi kaçınılmaz olan, 3D yazıcılarıdır. Bu bilgisayarlar, katı bir nesneyi ‘yazıcıdan çıkarır’, ta ki satranç filini, katmanlar serisini işlemekle beraber, embriyoloji adlı biyolojik ‘3D yazıcılığı’ndan oldukça radikal ve tuhaf bir süreçtir bu. 3D Yazıcıları, halihazırda var olan bir objenin birebir kopyasını basabilir. Bunu yapmak için bir teknik de, bilgisayara, kopyalanması gereken nesnenin tüm açılardan çekilmiş fotoğrafları ile temin etmektir. Bilgisayar, açısal görüşleri entegre etmekle, katı nesnenin şeklini sentezlemek için son derece komplike matematiksel hesaplamaları yapar. Evrende, çocuklarını bu tür vücut-skanlama yolu ile oluşturan canlı forumları var olabilir fakat bizim ürememiz öğretici açıdan farklıdır. Bu durum da, neredeyse tüm biyoloji ders kitaplarının DNA-yı hayatın ‘taslağı’ diye yanlış tasvir etmesinin nedenidir. DNA, protein’ın taslağı olabilir ama bebeğin taslağı değildir. DNA, daha çok bir yemek tarifi veya bilgisayar programı gibidir.
Bilim üzerinden neleri bildiğimizin önemini kutlayacak kadar kendini fazla beğenmiş değiliz, kibirli değiliz. Bizim yaptığımız, dürüst ve çürütülemez hakikati dile getirmektir. Bir diğer dürüstlük de, henüz bilmediğimizin ne kadar olduğunu samimice itiraf etmektir – yapılması gereken ne kadar iş olduğunu itiraf etmektir. Bu itiraf, küstahça kendini beğenmenin antitezidir. Bilim, bildiklerimizin hacim ve ayrıntı açısından muazzam katkısını, bilmediklerimizi ilan etme konusundaki alçakgönüllülükle birleştirir. Din ise, yüz karası zıtlıkta, öylesine uydurduğu olgulardan gelen devasa kibirliliğiyle bildiklerimize sıfır katkı sunmuştur.
Ama ben, dinin ateizm ile zıtlığındaki daha derin ve daha az bilinen bir hususu dile getireceğim. Ateistik dünya görüşünün, entelektüel cesaretinin dile getirilmemiş erdemini öne sürmek isterim. Neden hiçlik yerine bir şeyler var? Fizikçi meslektaşımız Lawrence Krauss’un Hiç Yoktan Evren[4] adlı kitabı, kuantum-teorisel sebeplerden ötürü Hiçliğin (özellikle büyük harf) dengesiz olduğunu tartışmalı bir biçimde öne sürdü. Madde ve anti-maddenin birbirini yok ettiği gibi, tersi de olabilir. Rastgele bir kuantum dalgalanması, madde ve anti-maddeyi aynı anda Hiçlikten oluşmasına neden olabilir. Krauss’un eleştirmenleri büyük oranda Hiçliğin tanımına odaklandı. Krauss’un anlatısı, herkesin yokluktan anladığı Yokluk olmayabilir ama en azından fevkalade basitliktetir – olması gerektiği kadar basittir, kozmik enflasyon veya evrim gibi, (Daniel Dennett’in ifadesiyle) ‘vinç’ açıklamanın temeli olarak bizi tatmin edecekse. Devamında ortaya çıkan dünyaya kıyasla, anlaşılan süreçler üzerinden bu [açıklama] basittir: Büyük patlama, enflasyon, galaksi oluşumu, yıldız oluşumu, yıldızların içindeki element oluşumu, elementleri uzaya yayan süpernova patlamaları, Yer gibi taş gezegenlere element-zengini toz bulutlarının yoğunlaşması, en azından bu gezegende olan kendini-replika-edebilen molekülleri doğuran kimya yasaları, devamında doğal seçilim üzerinden evrim ve en azından prensipte şimdilik anlaşılan biyoloji bilimi.
Neden entelektüel cesaretten bahsettim? Çünkü, insan beyni, benim beynim de dahil olmak üzere, hayat ve genişlemekte olan evren kadar karmaşık bir şeyin ‘öylesine oluşması’ gibi bir fikre karşı duygusal olarak başkaldırır. Kendini inanmamaya yönelik duygusal arzudan dışarı çekebilmek ve kendini başka rasyonel bir olanak olmadığına ikna etmek, entelektüel cesaret gerektirir. Duygular bağırır: “Hayır, inanmak için çok fazla bu! Ben, ağaçlar, Büyük Bariyer Resifitrwiki, Andromeda Galaksisi ve tardigradın parmağı dahil tüm evrenin gözetmensiz, mimarsız, bilinçsiz atom çarpışmalarından oluştuğunu mu söylüyorsun bana? Ciddi olamazsın. Tüm bu karmaşıklıklar ve şöhret, hiçlikten ve rastgele bir kuantum dalgalanmasından mı oluştu? Bana bir teneffüs ver.” Akıl, sakinlikle ve ayıklıkla cevaplar: “Evet, bu zincirdeki çoğu halka iyi anlaşılmakta, yakın zamana kadar anlaşılmamış ise de. Biyolojik halkalar için, 1859’dan beri anlaşılmakta. Ama daha da önemlisi, bu adımların hiç birisini anlamasaydık bile, açıklamak istediğiniz varlık ne kadar olasılık dışı ise de, bir yaratıcı tanrıyı uydurmak size yardımcı olmuyor, çünkü o tanrının kendisi de tıpkı o tür bir açıklama gerektirirdi.” Basitliğin kökenini açıklamak ne kadar zor olabilse de, karmaşıklığın spontane oluşumu tanımı gereği daha olasıdır. Ve evreni tasarlayabilecek kapasitedeki yaratıcı entelektüellik, fevkalade olasılık dışı olurdu ve kendisi için açıklamaya fevkalade gereksinimli olurdu. Varoluş bulmacasına verilen natüralistik bir cevap ne kadar olasılık dışı ise de, teistik alternatifi daha da olasılık dışı olur. Ama bu çıkarımı kabul etmek için cesurca bir sıçrayış lazımdır.
Ateistik dünya görüşünün entelektüel cesaret gerektirdiğini söylediğimde kastettiğim buydu. Bu, ahlaki cesaret de gerektirir. Bir ateist olarak, hayali dostunuzu terk ediyorsunuz, sizi problemlerden kurtaracak bir kozmik baba figürünün teselli edici özelliklerinden feragat ediyorsunuz. Öleceksiniz ve ölmüş yakınlarınızı bir daha görmeyeceksiniz. Ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir kutsal kitabınız yok, ne yanlış ne doğru söyleyen kutsal kitabınız yok. Entelektüel bir yetişkinsiniz. Hayatla ve ahlaki seçimlerle yüzleşmelisiniz. Bu yetişkin cesurluğunda asalet vardır. Dik duruyorsunuz ve gerçekliğin rüzgarı ile yüzleşiyorsunuz. Kendi tayfanız var: Sıcacık bir ortam, etrafınızda dost elleri, sadece bilim ve bilimin getirdiği konforlara dayanmış değil aynı zamanda sanat, müzik, hukukun üstünlüğü ve ahlaki gidişatta medenice olan bir kültürün mirasından oluşan bir tayfanız var. Ahlak ve yaşam standartları akıllı tasarım tarafından oluşturulabilir – gerçek, akıllı, gerçekte var olan insanlar tarafından. Ateistler, realiteyi olduğu gibi kabul etmek için gereken entelektüel cesarete sahiptir: Harika biçimde ve şok edici biçimde açıklanabilir bir realite. Bir ateist olarak, sahip olabileceğiniz tek hayatı tamamen yaşamak için gereken ahlaki cesarete sahipsiniz: Realiteyi tamamen yaşamak için, realite içinde mutlu olmak için ve bu hayatı bulduğunuzdan daha iyi hale getirerek terk etmek için gereken ahlaki cesarete sahipsiniz.
REFERENCES:
- https://islamqa.info/en/answers/27280/each-of-them-breastfed-the-child-of-the-other-do-any-rulings-result-from-that
- http://www.catholic.org/encyclopedia/view.php?id=9745
- ‘Evolution as fact and theory’.
- Önsözünü benim yazdığım kitap

Yorum bırakın