Gazze’deki savaş ve İsrail üzerine ele almak istediğim beş temel mit bulunmaktadır. Ancak bu değerlendirmelere geçmeden önce, özellikle sosyal medyada hızla yayılan çeşitli sahte ahlaki algılar arasında gözden kaçması kolay iki önemli hususa değinmek isterim.
İlk olarak, İsrail’in Hamas, ardından Hizbullah ve nihai olarak İran ile yaşadığı sorun, İsrail açısından varoluşsal bir tehdit oluşturmasına ve birçok açıdan ciddi tehlikeler barındırmasına rağmen, esasen daha büyük bir meselenin özel bir yansımasıdır. Bu sorun, temelinde İsrail, Yahudiler veya Amerikan dış politikası ile ilgili değildir. Burada söz konusu olan, daha geniş bir kültürel çatışmadır. Samuel Huntington’ın ifade ettiği şekliyle “medeniyetler çatışması” terimini kullanmaktan kaçınıyorum; zira 21. yüzyıl itibarıyla “medeniyet” olarak adlandırabileceğimiz değerler yalnızca bu bölünmenin bir tarafında gerçek anlamda mevcuttur.
Bu çatışma, farklı düzeylerde olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde yaşanmaktadır. Genellikle, İslamcı aşırılık yanlıları — daha uygun bir ifadeyle cihatçılar — ile açık toplumların normlarını korumaya çalışan sıradan bireyler arasındaki bir mücadele biçiminde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla burada İsrail’i Hamas destekçilerine karşı savunuyormuş gibi görünsem de, aynı ilkesel savunmayı herhangi bir medeni toplumun cihatçılara karşı verdiği mücadelede de yapardım. Örneğin, ABD’nin İslam Devleti’ni ortadan kaldırma sürecinde de benzer değerlendirmelerde bulundum. O dönemde, açlığa mahkûm edilmiş, erkekleri öldürülmüş, kadın ve kız çocukları binlercesi seks kölesi yapılmış Yezidilerin yanında yer aldım.
Bu cihatçılar, dünyanın dört bir yanından, sahte bir İslami kehanetin gerçekleştiğine inanarak sözde Halifelik’e katılmak üzere gelmişlerdi. Benzer şekilde, 11 Eylül terör saldırıları sonrasında da, hedef ABD olduğunda, aynı uyarıları dile getirdim. Bu konudaki görüşlerimi İnancın Sonu (The End of Faith) adlı kitabımda bulabilirsiniz; ilgili eserde İsrail’e çok az atıf yapıldığını göreceksiniz. Paris veya Londra gibi şehirlerde masum sivillerin uğrayabileceği bir sonraki terör saldırısında da aynı görüşleri savunacağım. Bir kez daha belirtmek gerekir ki, bu sorun temelde ne İsrail’le ne de Yahudilerle ilişkilidir. Önümüzdeki birkaç on yıl boyunca, tüm medeni bireylerin — hem Müslüman hem de gayrimüslim — cihatçılara karşı mücadele etmeye devam edeceğini öngörüyorum. Eğer 100 yaşına kadar yaşarsam, bu tehdidin tamamen ortadan kalktığını görmeyi beklemiyorum. Yine de, yanılmayı ümit ediyorum.
İkinci husus — ve korkarım ki İsrail’i savunmaya başladığım anda bu neredeyse derhal unutulacak husus — şudur: Yıkıntıların altından çıkarılan cansız çocuk bedenleri görüntüsünü haklı kılabilecek hiçbir etik ya da siyasi argüman mevcut değildir. Gazze’den gelen görüntülerin yalnızca kısa bir kesitini görmek bile, böylesi bir yıkıma neden olabilecek herhangi bir eylemin doğası gereği kötü olması gerektiği düşüncesini uyandırır. Şehir savaşlarının masum çocukların ölümünü kaçınılmaz kıldığı bilindiğinde, şiddetin çözüm olamayacağı kanaatine varmak tamamen doğaldır. Bu da, İsrail’in savaşmayı derhal bırakması gerektiği sonucuna götürür. Ancak bu, bir yanılsamadan ibarettir. Ne kadar dehşet verici ve akıl almaz olsa da, savaş bazen zorunludur.
İsrail’in bu savaşı yürütürken aldığı pek çok karar elbette tartışmaya açıktır. Ancak, ilerleyen bölümlerde ayrıntılandıracağım üzere, masum sivillerin büyük çaplı kaybı olmaksızın bu savaşı yürütmenin bir yolu bulunmamaktadır.
İsrail’in Hamas ile mevcut çatışmasında, özellikle Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği saldırılar ve ilk fırsatta bu saldırıları tekrarlayacağı yönündeki açık beyanları dikkate alındığında, şiddet dışında bir alternatifi var mıdır? Pasifizm mi? Pasifizm yalnızca ahlaki dengesi yerinde olan bir düşman karşısında etkili olabilir. Bu yöntem Hindistan’da Britanya İmparatorluğu’na karşı işe yaramıştır. Ancak pasifizm, Nazi Almanyası’na karşı etkili olamazdı. Müttefikler, savaşın dehşetine dayanamayarak daha fazla Alman çocuğunu öldürmeyi reddetseydi, bugün hepimiz “Bin Yıllık Reich” altında yaşıyor olurduk.
İsrail’in pasifizm benimsemesi durumunda ise, Hamas, Hizbullah ve kayda değer sayıda sıradan Filistinli tarafından toplu bir kıyıma uğrayacakları aşikârdır. Bu bir görüş meselesi değildir; bu gruplar onlarca yıldır bu niyetlerini açıkça ifade etmişlerdir. Eğer bu konuda herhangi bir şüphe mevcut idiyse — ki başından beri yoktu — 7 Ekim olayları, bu şüphenin artık kabul edilemez olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Daha başka ne kanıt gereklidir? Hamas, 7 Ekim’deki vahşeti defalarca tekrarlayacağını ilan etmiştir. Son yapılan anketler, Filistinlilerin yüzde 80’inin bu eylemleri onayladığını göstermektedir. Elbette, bazıları Hamas’tan korktukları için anketlerde dürüst cevap veremiyor olabilir; ancak Hamas’a doğrudan destek oranı da yaklaşık yüzde 40 düzeyindedir. 7 Ekim’de yapılanların onaylanma oranı ise bunun iki katıdır. Dolayısıyla Hamas’a destek vermediğini cesaretle ifade edenlerin önemli bir kısmı dahi, 7 Ekim’de yaşananları onaylamaktadır.
İsrail’in ve tüm dünyanın karşı karşıya olduğu temel sorun, cihadizmin Nazizm’den daha tehlikeli bir ideoloji olmasıdır. Cihadistler, cennete gideceklerinden kesin olarak emin olan Naziler gibidir. Onlar, şehadete gerçek bir inanç besleyen; ölümü ve çocuklarının ölmesini arzuyla karşılayan bireylerdir. Bu inançları, yüzeysel veya temenni düzeyinde değildir; onlar, kâfirleri, mürtedleri veya Yahudileri öldürmeye çalışırken hayatlarını kaybetmenin doğrudan cennete götüreceğine tam bir kesinlik içerisinde inanmaktadırlar.
Bunun savaş zamanına özgü insanlık dışı bir propaganda gibi duyulabileceğinin farkındayım. Ancak durum böyle değildir. Bu, fundamentalist din anlayışının en kötü tezahürüdür. Karşımızda, akıl ve insanlıkla bağdaşan temel hedef ve hassasiyetlerin büyük ölçüde silindiği, delilik derecesinde bir ideolojinin esiri olmuş dinî fanatikler bulunmaktadır.
Evet, cihadist gruplar arasında bazı farklılıklar mevcuttur ve zaman zaman birbirlerini de katlettikleri görülmektedir. Ancak hepsi aynı ölüm kültünün bir parçasıdır. Burada, sıradan milliyetçilik ya da aşiretçilik gibi olguların da çatışmalarda rol oynamadığını iddia etmiyorum. Elbette her çatışmada çok sayıda unsur etkilidir. Ancak benim dikkat çekmek istediğim nokta, bu özel çatışmaları sıradan milliyetçilikten, kabilecilikten, kaynak rekabetinden veya diğer dünyevi saiklerden kaynaklanan çatışmalardan daha da tehlikeli kılan temel unsurdur.
Cihadistlerin hedefleri, 21. yüzyılda medeni toplumların kıymet verdiği her şeye doğrudan zıttır. Dahası, 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirilen vahşetin hemen ardından, kendi tarafımızda yer alan, zengin, eğitimli, eşcinsel hakları, trans birey hakları ve kadın hakları konusunda duyarlı, iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve deniz canlılarını korumak isteyen kişilerin Hamas’ın safında yer aldıklarını görmek, uygarlığımızın ne denli kafa karışıklığına sürüklendiğini, ahlaki bakımdan nasıl bir zafiyet içine düştüğünü açıkça göstermektedir.
Önümüzde duran bu gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. En önemlisi de, dünya genelindeki Müslümanların çoğunluğu bu gerçeklerle yüzleşmeli ve cihadizmin ne olduğu ve şehadete samimi bir inancın insanları hangi sonuçlara sürüklediği konusunda dürüst olmalıdır. İslam’ın, diğer dinlerin zamanla geçirdiği ılımlılaşma süreçlerine benzer bir dönüşüm yaşaması elzemdir. Bu yönde bazı umut verici gelişmeler gözlemlenmektedir; özellikle Körfez ülkelerinin yöneticileri arasında bu eğilimin ortaya çıktığı söylenebilir. Ancak cihadizmin açık bir şekilde reddi, dünya genelindeki 2 milyar Müslümanın çoğunluğu tarafından benimsenmediği sürece, bu türden çatışmalardan kurtuluş mümkün olmayacaktır.
Mit #1 – İsrail, Gazzede “soykırım” işlemek suçunu işlemektedir
“Soykırım” terimi açık bir tanıma sahiptir: Bir halkın tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi veya yok edilmeye teşebbüs edilmesi anlamına gelir. 1948 tarihli Uluslararası Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ne göre soykırım, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun tamamını ya da bir kısmını yok etme niyetiyle işlenen fiiller” olarak tanımlanmaktadır.
İsrail’in Gazze’de bir soykırım gerçekleştirdiğini veya herhangi bir yerde soykırıma teşebbüs ettiğini iddia etmek açıkça gerçeğe aykırıdır. 1948 yılında Gazze’de yaklaşık 250.000 kişi yaşamaktaydı; günümüzde bu sayı 2 milyonun üzerindedir. Bu nüfus artış oranı, dünya ortalamasının üç katıdır. Dolayısıyla, eğer İsrail Gazze’de bir soykırım uygulamış olsaydı, bu tarihin en başarısız soykırımı olurdu.
Bununla birlikte, yıllardır İsrail’e yönelik bu asılsız suçlama tekrarlanmaktadır. Dikkat çekici olan, son dönemdeki soykırım iddialarının, İsrail’in 7 Ekim’deki vahşete yanıt olarak henüz tek bir bomba bile atmamışken dile getirilmiş olmasıdır. Gerçekten de, insanlar 8 Ekim günü “soykırım” diye bağırmaya başlamışlardır. Bu durum bize neyi gösteriyor? Bu sadece yeni bir “kan iftirasıdır”.
Elbette, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) Gazze’de çok sayıda insanı öldürdüğü doğrudur. Ancak, IDF’nin gerçekten Gazze’deki tüm nüfusu yok etmek istemesi durumunda —yani gerçek anlamda bir soykırım gerçekleştirmek istemesi halinde— bunu bir hafta içinde yapabilecek kapasitede olduğu da doğrudur. Fakat İsrail’in böyle bir niyeti yoktur ve tarih boyunca da olmamıştır. Nitekim İsrail ordusu, belirli bölgelerin bombalanmasından önce, haftalar boyunca sivil halkı uyarmak amacıyla broşürler dağıtmakta, radyo yayınları yapmakta ve cep telefonlarına doğrudan çağrılar yapmaktadır. Buna karşın Hamas, kendi halkını bilinçli bir şekilde “insan kalkanı” olarak kullanmaktadır. Örgüt, karargâhını bir hastanenin altına inşa etmiş; sivil apartmanların, okulların ve camilerin altına yüzlerce kilometrelik tünel ağı kurmuş; roketlerini yoğun nüfuslu bölgelerden fırlatmış ve çoğu zaman sivillerin tahliye edilmesini engellemiştir. Tüm bu eylemler, doğrudan savaş suçu teşkil etmektedir.
Elbette, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ciddi hatalar yapmaktadır ve savaş koşullarında bunun kaçınılmaz olduğu unutulmamalıdır. IDF kısa süre önce, kurtarılmalarına yalnızca anlar kalmış olan İsrailli rehineleri yanlışlıkla öldürmüştür. Her savaşta trajik kazalar ve yanlış muhakemeden kaynaklanan hatalar yaşanır. Ancak, cihatçılarla girilen her türlü çatışma, onların kullandığı taktikler nedeniyle katlanarak daha da kötüleşmektedir.
Peki, neden İsrailli askerler silahsız görünen ve teslim olmak ya da güvenli bir bölgeye geçmek isteyen kişilere güvenememektedir? Çünkü karşılarında, son elli yılda intihar bombacılığı taktiğini sürekli olarak uygulamış bir dinî fanatizm kültürü bulunmaktadır.
İntihar bombacılığı taktiğinin her şeyi nasıl değiştirdiğini bir an için düşünün. Artık hiçbir şey ve hiç kimse göründüğü gibi değerlendirilemez. Normal şartlar altında, bir kişinin araba ya da kamyon kullanması, o aracın patlayıcı ile donatılmadığına dair güven duymamıza olanak sağlar. Zira insanların büyük çoğunluğu ölümü arzulamaz. Pek çok sosyal düzen ve güvenlik mekanizması bu varsayıma dayanır. Oysa burada, çocukların dahi patlayıcılarla donatıldığı bir kültürle karşı karşıyayız. Bu durum, dünyanın farklı yerlerindeki cihatçılarla girilen onlarca çatışmada defalarca yaşanmıştır; üstelik bu olayların çoğu İsrail, Batı veya gayrimüslimlerle ilgili değildir. Bu tür bir tehditle karşı karşıya olan bir ordu, bir polis gücü ya da herhangi bir kurumun, her gün ve her yıl, kontrol noktalarında veya başka güvenlik alanlarında masum sivillere de intihar bombacısı muamelesi yapmak zorunda kalmaksızın, nasıl şefkatli ve uygar bir yöntemle hareket etmesi beklenebilir? Bir çocuğun aslında bir bomba olup olmadığını sorgulamak zorunda kalmanın nasıl bir ruh hali yarattığını hayal edin. Ve bir kültürün, altı yaşındaki çocuklara okulda şehadeti sevdiren bir değerler sistemini nasıl normalleştirdiğini bir an için düşünün. Bu durumun İsrail, Yahudiler veya hatta doğrudan Filistinlilerle bir ilgisi yoktur. Bu tamamen cihatçılıkla ilgilidir. Örneğin, Boko Haram örgütü Nijerya ve Afrika’nın diğer bölgelerinde düzenli olarak çocukları intihar bombacısı olarak kullanmaktadır. Bu akıl dışı davranışın İsrail ile herhangi bir bağı bulunmamaktadır. Boko Haram üyelerinin çoğu, hayatlarında doğrudan veya dolaylı olarak bir Yahudi ile karşılaşmamıştır bile.
Bu nihilistik eğilim, doğrudan İslam’a özgü şehadet ve cihat doktrinlerinden kaynaklanmaktadır. Tekrar vurgulamak gerekir ki, milliyetçilik ve sıradan toplumsal şikâyetler bu tür çatışmalarda tamamen etkisiz değildir; elbette rol oynamaktadırlar. Ancak burada, çatışmaları diğerlerinden daha vahim hâle getiren dinî katmandan söz edilmektedir.
Burada kısa bir parantez açmak istiyorum; çünkü deneyimlerime dayanarak, seküler bireylerin bu meseleleri anlamakta büyük zorluk çektiğini gözlemledim. Bu noktayı daha da netleştirmek için 12 Şubat 1984 tarihli The New York Times gazetesinden bir habere atıfta bulunacağım. Haberi, o dönemde The New York Times’ın eski dış haberler muhabiri ve Beyaz Saray baş muhabiri olan Terence Smith kaleme almıştır. Söz konusu haber, İran-Irak savaşı sırasında, İran tarafında çocuk askerlerin intihar misyonlarında sistematik olarak kullanılmasına ilişkin gözlemleri içermektedir. Yani bu bilgiler, yaklaşık kırk yıl önce, güvenilir bir kaynaktan aktarılmıştır.
Haberde şöyle denmektedir:
“Cennet biletleri, kan kırmızısı bir başlık ve savaş alanına giderken taktıkları küçük metal bir anahtardır. Başlıkların bazılarında Farsça olarak ‘Sar Allah’ (Allah’ın Savaşçıları) yazmakta ve bu ifadeler, taşıyıcılarının kutsal savaşta şehit düşmeleri halinde cennete doğrudan geçiş hakkına sahip ilahi seçilmişler olduğunu belirtmektedir. Bu başlıklar ve anahtarlar, 12 ila 17 yaş arasındaki genç erkekler tarafından taşınmaktadır. [Başka kaynaklarda daha küçük yaşlarda çocukların kullanıldığına dair bilgiler de bulunmaktadır; 9 yaşındaki çocukların da bu şekilde görevlendirildiği rapor edilmiştir.] Bu çocuklar, ya yerel din adamları tarafından gönüllü olarak devşirilmekte ya da köylerden toplanarak, Şii şehadet ideolojisi doğrultusunda yoğun bir beyin yıkamadan geçirilmekte ve ardından Irak zırhlı birliklerine karşı silahsız olarak savaşa sürülmektedir.
Çoğunlukla 20 kişilik gruplar halinde iplere bağlanarak, cesareti kırılanların kaçışı önlenmekte, ardından dikenli tellere ya da Irak kuvvetlerinin yoğun makineli tüfek ateşi altında mayın tarlalarına doğru yürütülerek İran tankları için yol açmaları sağlanmaktadır. [Bu sahneyi Irak tarafındaki bir tank komutanının gözünden hayal edin: Karşınızda, birbirine iplerle bağlı çocuklardan oluşan bir grup, canlı kalkan olarak mayın temizleyerek ilerliyor.]
Çocukların haki renkli gömleklerinin arkasına ise şu slogan kazınmıştır: ‘İmam’ın [burada kastedilen kişi Ayetullah Humeyni’dir] özel izniyle cennete girme hakkım var.’”
Bu örnek, radikal dini ideolojilerin savaş sahasında nasıl insanlık dışı taktiklere yol açtığını ve bu taktiklerin, seküler bir bakış açısıyla kavranmasının neden bu kadar güç olduğunu göstermektedir. Burada tasvir edilen davranış biçimi, salt siyasi, ekonomik ya da ulusal çıkar çatışmalarından değil, dini fanatizm kaynaklı motivasyonlardan beslenmektedir.
Bu gazeteci tarafından son haftalarda gerçekleştirilen çok sayıda mülakatta — İranlı sürgünler, akademisyenler ile Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki hükümet ve istihbarat yetkilileriyle yapılan görüşmelerde — bu genç yaşlardaki “şehitlerin” körü körüne bağlılığı, günümüz İran İslam Cumhuriyeti’nde yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olan fanatizmin bir simgesi olarak sıklıkla dile getirilmiştir. Doğu Avrupalı bir gazeteci, bu insan dalgası saldırılarından birine — on binlerce genç İranlının gönüllü olarak ölüme yürüdüğü bir saldırıya — tanık olduğunda, gördüklerine inanmakta güçlük çekmiştir: Önce bir çocuk, ardından bir diğeri, bir mayına basarak havaya uçmuş ve patlamanın etkisiyle metrelerce havalanmıştır. İranlı bir subay, herhangi bir özür dileme gereği duymadan, durumu şu şekilde açıklamıştır: “Tankımız çok az.”
Buradan birkaç hususun açıkça anlaşılması gerekmektedir: Her şeyden önce, burada söz konusu olan delilik, İsrail ile herhangi bir şekilde ilişkili değildir. Bahsi geçen olay, yaklaşık kırk yıl önce, İran ve Irak arasındaki savaş bağlamında meydana gelmiştir. Bu durumda Müslümanlar, diğer Müslümanlarla savaşmaktadır. Ve yaşananlar, adeta bir zombi filminden farksızdır. Şehadete (şehitliğe) duyulan bu fanatik inanç, zihinsel anlamda bir tür kanser gibidir.
Müslüman dünya bu anlayışı aşmadıkça — onu lanetlemedikçe, tiksintiyle reddetmedikçe ve geçmişte böyle bir inanca sahip olunduğuna inanmakta bile güçlük çekmedikçe — en aşırı şiddet potansiyeli varlığını sürdürecektir.
İşte bu nedenledir ki, cihat ideolojisini benimsemiş grupların nükleer silahlara sahip olması asla tolere edilemez.
Her ne kadar nükleer silahların yayılması her bağlamda ciddi bir tehdit oluştursa da — örneğin Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi, ki bu ülke hem nükleer silah üretmiş hem de kıtalararası balistik füze (ICBM) kapasitesi geliştirmiştir (her ne kadar isabetlilikleri tartışmalı olsa da) — durumu nispeten tahammül edilebilir kılan bir unsur bulunmaktadır: Kim Jong-un’un ölüm arzusuna sahip olduğuna inanılmamaktadır.
Söz konusu lider, basketbolu sevmekte, yüzlerce lüks arabaya, bir hareme ve özel adalara sahip bir yaşam sürmektedir. Eğer Kuzey Kore toplumunda ve liderliğinde şehadete dayalı bir ölüm kültü egemen olsaydı, mevcut tehdit seviyesi ölçülemeyecek boyutlara ulaşırdı.
Dolayısıyla, tüm dünya — ve özellikle de Müslüman toplumlar — cihatçılığı (jihadism) artık hiçbir şekilde tolere edilemeyecek bir ideoloji olarak tanımak zorundadır.
Soykırım meselesine gelince, Hamas’ın kurucu tüzüğünde açıkça ilan ettiği ve 7 Ekim’den bu yana defalarca yinelediği niyetleri son derece nettir: Gerçek anlamda bir soykırım gerçekleştirmeyi amaçlamaktadırlar. Hamas, bu hedefini açıkça ve gururla ifade etmektedir.
Üstelik en vahim olan, kendi hayatta kalmalarını nihai bir öncelik olarak görmemeleridir. Hamas üyeleri —tıpkı diğer cihatçılar gibi— sık sık “Biz ölümü, Yahudilerin, kâfirlerin ve Amerikalıların hayatı sevdiğinden daha çok seviyoruz” şeklinde slogan atmaktadırlar. Bu sözler kulağa yalnızca bir meydan okuma gibi gelebilir; bireysel düzeyde samimi bir inanç taşımayan kişiler için bu böyle olabilir. Ancak genel anlamda bu ifade, onların dinî dünya görüşünün samimi bir yansımasıdır. Hamas, ölüm kültüne bağlı bir örgüttür. Ve ne yazık ki Hamas, Filistin halkı arasında da oldukça popülerdir.
Hamas, İsrail’e karşı etkili bir şekilde savaşabilmek için Filistinli sivillerin de hayatlarını feda etmeyi zorunlu kılan bir durum yaratmıştır.
Tekrar vurgulamak gerekir ki, Hamas kendi sivil nüfusunu bilinçli şekilde canlı kalkan olarak kullanmaktadır. Gazze Şeridi’nin altına, Londra metrosundan daha geniş bir tünel ağı inşa etmişlerdir ve bu tünellerin binlerce girişi hastaneler, camiler, okullar, apartmanlar ve diğer sivil altyapılarla kamufle edilmiştir. Hâlen Hamas savaşçıları bu tünellerde gizlenmekte, ayrıca İsrail’den kaçırılan masum sivilleri de ilave birer kalkan olarak kullanmaktadır.
Özellikle vurgulanmalıdır ki, bu tüneller sivil nüfus için birer sığınak olarak tasarlanmamıştır. Aksine, sivil halk tünelleri korumak uğruna feda edilmektedir. Zira bu başından beri planın bir parçasıdır. Hamas, son 17 yıl boyunca milyarlarca dolarlık uluslararası yardımı bu tünel ağını kurmak için harcamıştır. Oysa Gazze, bu kaynaklarla Akdeniz kıyısında bir “Singapur” yaratabilirdi.
Gerçekte, Filistinliler İsrail’e karşı şiddetsiz bir direniş sergileseydi, çoktan kendi devletlerine kavuşmuş olurlardı. Şiddetsiz direniş (Gandhici yöntemlerle) uygulansaydı, İsrail’in buna uzun süre karşı koyması imkânsız olurdu. Filistinliler böyle bir ahlaki mücadeleyi kazanabilirlerdi ve bunu yarım yüzyıl önce bile başarabilirlerdi. Ancak genel olarak, dinî fanatizmin egemen olduğu bir kültürde, aşırı radikal liderler tarafından yönetilmektedirler ve şehadet uğruna her şeyi feda etmeye hazırdırlar. Nitekim Hamas’ın üst düzey yetkililerinden biri, Gazze’deki yıkıma ilişkin şöyle demiştir:
“Biz şehitler ulusu olarak biliniyoruz. Şehit vermekten gurur duyuyoruz.”
İsrail’in karşı karşıya olduğu temel sorun budur.
Hamas’ın sergilediği bu tutum, savaş zamanında bile normal bir insan davranışı değildir. Ancak cihatçılar için olağandır. İsrail’in Hamas’ı ortadan kaldırmak amacıyla, sivil kayıpları asgari düzeyde tutmaya çalışarak yürüttüğü operasyonlar ise hiçbir şekilde bir soykırım teşkil etmemektedir.
Elbette, yukarıda ifade edilen tüm gerçekler, enkaz altından çıkarılan çocuk cesetlerinin görüntüleri karşısında duygusal anlamda bir anlam ifade etmeyebilir.
Buradaki ahlaki netliği sağlayan yegâne unsur, yaşanan tüm bu felaketin temel sorumlusunun Hamas olduğunun kabul edilmesidir.
Cihatçılığa karşı barışçıl bir yanıt verilebilmesi mümkün değildir.
Bugün itibarıyla ateşkes çağrısı yapan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Neden Hamas’ın rehineleri serbest bırakması için çağrı yapmıyorsunuz?”
Ve unutulmamalıdır ki, 6 Ekim günü, bölgede hâlihazırda bir ateşkes vardı.
Gözden kaçırılmaması gereken hakikat şudur: Hamas, Gazze sınırının her iki tarafında da bu kaosu bilerek ve isteyerek yaratmıştır.
Mit #2: Uluslararası İnsani Hukuk, Filistin’in saldırganlığına İsrail’in yanıtının orantılı olmasını gerektiriyor
Gaza savaşına ilişkin tartışmalarda ‘orantılılık’ kavramı geniş çapta yanlış anlaşılmaktadır. Çoğu kişinin zannettiğinin aksine, gerçek anlamda ‘orantılı’ bir yanıt verilmesi, İsrail askerlerinin 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’de gerçekleştirdiği tecavüz, işkence ve cinayetlerin birebir aynısını aynı sayıda Filistinli sivile uygulamasını gerektirirdi. Oysa elbette hiçbir aklı başında kişi, böylesi bir karşılık eyleminin makul ya da etik olacağını savunmamaktadır.
Gerçekte ‘orantılılık’ kavramı, çatışmanın her iki tarafında meydana gelen can kayıplarının sayısal eşitliğini öngörmez. Bu kavram yalnızca, askerî bir eylemin öneminin, yol açtığı sivil kayıplar ve mülki zararlarla kıyaslanmasını gerektirir. Uluslararası hukuk, 7 Ekim’de yaşananlar ve Hamas’ın hâlen İsrail şehirlerine roket saldırıları düzenleyerek sivilleri kasıtlı olarak hedef almaya devam etmesi göz önünde bulundurulduğunda, İsrail’in Hamas’ı tamamen yok etmesine izin vermektedir.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, Hamas’ın sivil nüfusun içerisine kasıtlı olarak gömülmüş olması nedeniyle, İsrail’in Hamas’la savaşırken büyük çaplı sivil kayıplar yaşanmadan hareket etmesi mümkün değildir.
Cihatçılıktan bağımsız olarak, sosyal medya çağında birçok kişi, modern savaşın gerçek doğasını ilk kez bu kadar doğrudan görmektedir. Bir davanın haklılığı veya haksızlığından bağımsız olarak, modern savaşlarda çok büyük sayıda masum insan hayatını kaybetmektedir. II. Dünya Savaşı’nda, Müttefikler yüzbinlerce Alman ve Japon sivili öldürmüştür. Bu sahneler TikTok gibi mecralarda yayınlansaydı nasıl bir etki yaratırdı?
Daha yakın tarihli savaşlar da istisna değildir. Afganistan Savaşı’nda yaklaşık 2.300 Amerikan askeri hayatını kaybetmiştir. Ancak buna karşılık 50.000’den fazla Taliban mensubu ve diğer düşman savaşçılar öldürülmüş; ayrıca yaklaşık 50.000 Afgan sivil hayatını kaybetmiştir. Yani ölümler açısından iki taraf arasında yaklaşık 40’a 1 oranında bir dengesizlik söz konusudur. Irak Savaşı’nda ise ABD’nin 4.600 kaybına karşılık, yaklaşık 40.000 düşman savaşçı öldürülmüş ve yaklaşık 200.000 sivil yaşamını yitirmiştir. Bu durum, yine 40’a 1 gibi bir ölüm oranı farkına işaret etmektedir.
Buradaki amacım, geçmiş savaşlarımızdaki taktikleri ya da bu savaşların meşruiyetini savunmak değildir. İsrail’in bu savaşta verdiği spesifik kararları savunmak da değildir. Açıkçası, İsrail’in ne yapması gerektiği konusunda kendimi yeterince bilgili hissetmiyorum.
Asıl vurgulamak istediğim nokta şudur: İsrail, bu savaşı yürütürken, geçmişte Amerika Birleşik Devletleri’ne, Birleşik Krallık’a, Fransa’ya veya başka herhangi bir ülkeye uygulanmamış bir denetim ve ahlaki değerlendirme süzgecine tabi tutulmaktadır.
Üstelik İsrail’in Hamas’a karşı yürüttüğü savaş, Afganistan ya da Irak savaşlarından farklı olarak, varoluşsal bir mücadeledir. İsrail, sivil nüfusun altına yüzlerce mil uzunluğunda tünel ağı kurmuş olan ve sivil kayıpları en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen cihatçılarla savaşmaktadır. Bu, gerçekten de imkânsız bir durumdur.
Gazze’de yaşanan sivil can kayıpları kuşkusuz trajiktir. Burada dile getirdiğim hiçbir husus, bu trajedinin dehşetini küçümsemek amacı taşımamaktadır.
Bu noktayı özellikle tekrar ediyorum çünkü ölü ve yaralı çocukların görüntüleri karşısında ahlaki berraklığı korumak son derece güçtür. Kalbimiz bize, ne pahasına olursa olsun çocukları kurtarmamız gerektiğini söyler ve böyle hissetmemiz doğrudur. Ancak unutmamamız gerekir ki, yaşanan tüm bu trajedi ve dehşet, Hamas tarafından bilinçli olarak tasarlanmıştır.
Hamas’ın davranışları, hiçbir normal ordunun düşünemeyeceği ya da uygulamayı kabul etmeyeceği türden bir stratejiyi temsil etmektedir. Evet, bu çatışmada bazı gerilla savaşı unsurları da mevcuttur. Ancak gerilla savaşına, cennet vaadi eklendiğinde ortaya çıkan durum çok daha korkunç hâle gelmektedir.
Böyle bir düşmana karşı savaşmanın iyi bir yolu yoktur.
Cihatçılarla mücadele ederken, kendi vicdanımız —yani sivillerin zarar görmesi karşısında duyduğumuz utanç ve dehşet—, onların elinde birer silaha dönüşmektedir.
Cihatçılar bu dinamikleri çok iyi bilmektedir. Gazze’de ölen sivillerin görüntülerinin, bizim kendi değer sistemimize göre kesinlikle kabul edilemez olduğunu çok iyi bilmektedirler.
Sivil kayıpları arttıkça, Batılı toplumların baskı uygulayacağını ve İsrail’in savaşmaya devam edebilmesinin daha da zorlaşacağını bilmektedirler.
Bu durum, İsrail’in zamanla ahlaki üstünlüğünü kaybetmesine ve çok sayıda sivili öldürmek zorunda kalmasına, hatta belki de kendi savaş suçlarını işlemesine yol açacaktır.
Ve kendilerini bu çatışmanın dışında gören “uygar” dünya kamuoyu, daha savaşın başlangıcında olduğu gibi, İsrail üzerinde durması için baskı kuracaktır.
Burada herkesin gözden kaçırmaması gereken temel ayrım şudur:
Artık dünyada iki tür insan bulunmaktadır:
- Dehşeti en üst düzeye çıkarmak amacıyla kasıtlı olarak çocukları ve diğer sivilleri işkenceyle öldürenler;
- Kendi savunmalarını sürdürürken, ne kadar kusurlu olursa olsun, bu tür eylemlerden kaçınmaya çalışanlar.
Bu iki grup arasındaki uçurum son derece derindir.
Ve bizim değer verdiğimiz her şey —kelimenin tam anlamıyla her şey— yalnızca bir tarafta varlığını sürdürmektedir.
Mit #3: Yahudiler işgalci, Filistinliler yerli halk
İsrail topraklarında binlerce yıldır kesintisiz bir Yahudi varlığı bulunmaktadır. Dolayısıyla Yahudiler, bu bölgenin yerli halkı kabul edilmelidir. Yahudiler ayrıca, Mısır, Suriye, Yemen, Türkiye, İran ve diğer bazı Müslüman ülkelerde de yerli halk konumundaydılar; ta ki Müslümanlar tarafından bu ülkelerden sürülene kadar. (Dikkat çekicidir ki, Birleşmiş Milletler’de (BM) Yahudilerin sözde “geri dönüş hakkı”na ilişkin herhangi bir kaygı dile getirilmemektedir. Müslüman ülkelere, Yahudilere evlerini geri vermeleri yönünde bir baskı yapılmakta mıdır? Hayır. İşte bu tür asimetrilere dikkat edilmelidir.)
Öte yandan, İsrail’in kuruluşu bakımından dünyadaki diğer devletlerden benzersiz bir durumu yoktur. II. Dünya Savaşı sonrasında dış güçlerin çizdiği sınırlarla oluşmuş pek çok devlet mevcuttur. Örneğin Pakistan, aynı yıl ve benzer şekilde kurulmuştur; ancak kimse Pakistan’ın varlık hakkını sorgulamamaktadır. Dünya üzerindeki neredeyse her ulus, fetihler ve nüfus yer değiştirmeleriyle şekillenmiş kaotik bir tarih sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün 22 resmî Müslüman devleti ve 50’den fazla Müslüman çoğunluklu ülke bulunmaktadır. Bu durum, yüzyıllar süren Müslüman fetihlerinin sonucudur. Buna karşılık, dünyada yalnızca bir Yahudi devleti vardır: İsrail. Ve yalnızca İsrail, sürekli olarak meşruiyetinin sorgulanmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Yalnızca İsrail, var olma hakkını savunmak zorunda bırakılmaktadır. BM’nin yaklaşık 200 üyesi bulunmaktadır ve İsrail, bu kuruluş tarafından diğer tüm ülkelerden daha fazla kınanmıştır. Bu durum, İsrail’in özellikle kötü davrandığını mı göstermektedir? Hayır. Örneğin, tüm toplumu bir hapishane kampına dönüştürmüş Kuzey Kore gibi ülkeler mevcuttur. Sudan gibi ülkeler, gerçek soykırımlar gerçekleştirmiştir.
Mısır ve Somali gibi ülkelerde ise neredeyse tüm kız çocukları genital mutilasyona maruz bırakılmaktadır. Suriye, çok daha fazla sayıda Müslüman sivili öldürmüştür. İran ise, on binlerce çocuk askeri intihar operasyonlarında kullanmıştır. Buna rağmen, Birleşmiş Milletler, Ortadoğu’daki tek demokratik ve hayatta kalma mücadelesi veren devlet olan İsrail’i sürekli olarak yargılamaktadır. Biliyorum, “Birleşmiş Milletler” ismi hâlâ ciddi bir ağırlığa sahipmiş gibi gelebilir; ancak bu konuda ve başka birçok konuda, BM artık ahlaki meşruiyetini büyük ölçüde kaybetmiş bir kurum hâline gelmiştir. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı’nın (UNRWA) bazı çalışanlarının 7 Ekim katliamına doğrudan katıldığına dair raporlar bulunmaktadır — her ne kadar kulağa inanılması güç gelse de. Bu gelişmeler üzerine, Amerika Birleşik Devletleri, UNRWA’ya yaptığı yıllık yaklaşık 300 milyon dolarlık mali desteği askıya almıştır. Nitekim uzun süredir bildirildiği üzere, Birleşmiş Milletler tarafından finanse edilen okullarda, Filistinli çocuklara Yahudi nefreti aşılanmakta ve şehitlik ideali öğretilmektedir. Bu bağlamda yaşananları “yolsuzluk” kavramıyla açıklamak bile yetersiz kalmaktadır.
Mit #4: 7 Ekim’de Hamas (ve binden fazla Filistin vatandaşı) tarafından işlenen katliamlar, baskıya karşı meşru yanıttı.
İsrail, 2005 yılında Gazze’den tamamen çekilmiş ve kendi vatandaşlarından binlercesini zorla tahliye etmiştir. O tarihten bu yana, Gazze’ye milyarlarca dolar uluslararası yardım aktarılmıştır. Dolayısıyla, Gazze’deki Filistinlilerin İsrail tarafından “baskı altında tutulduğu” iddiası en azından tartışmaya açıktır. İsrail, bu süreç boyunca Gazze sınırının güvenliğini sağlamaya çalışmıştır; aynı şekilde Mısır da Gazze sınırını kontrol altında tutmaktadır. Ancak, Gazze’nin bir “açık hava hapishanesi”ne dönüştürülmesinden dolayı kimse Mısır’ı suçlamamaktadır. Bununla birlikte, “baskı” iddiasını doğru kabul etsek bile, her baskı altındaki toplumun sivillere yönelik tecavüz, işkence ve katliam gibi eylemlerle karşılık vermediği de belirtilmelidir.
Örneğin, Tibetliler, onlarca yıldır Çin tarafından ciddi şekilde baskı altına alınmalarına rağmen, Çinli sivillere yönelik vahşet eylemleri gerçekleştirmemiştir. Nazi döneminde Almanya’daki Yahudiler, gettolara hapsedilmiş ve kaçmayı başaranlar, Alman gençlerine tecavüz ederek veya Alman bebeklerini diri diri yakarak intikam almaya yönelmemiştir. Tarih boyunca, gerçek baskı örneklerine ilişkin pek çok vaka bulunmaktadır; ancak çok az kültür, intihar saldırılarına hazır sınırsız sayıda terörist üretmiştir. Bu farklılıkları açıklamak için birçok toplumsal faktör ileri sürülebilir; ancak bu farkların önemli bir kısmının, İslam’daki şehitlik ve cihad doktrinleriyle ilişkilendirilebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bireylerin dini inançları, davranışları üzerinde gerçek bir motivasyon kaynağı olabilmektedir. Bu durum, Batı’da görülen köktendinci Hristiyanlık örneklerinde de gözlemlenmektedir. Özellikle köktendinci inanç biçimlerinde, dini metinlerin temel öğretilerinin bireylerin tutum ve davranışları üzerinde büyük bir etkisi olduğu açıkça görülmektedir. Farklı dinlerin temel öğretileri birbirinden farklıdır ve yalnızca mezhepçilik temelinde bir kimlik çatışması potansiyeli bulunmakla kalmayıp, bazı dini doktrinlerin doğrudan hoşgörüsüzlük ve şiddeti teşvik etmesi, bu çatışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Bu bağlamda, dünyanın yaklaşık 2 milyar Müslümanının, İslam’daki şehitlik, cihad, dinden dönme (irtidat) ve kutsala hakaret (küfür) doktrinleri etrafındaki sorunları dürüstçe kabul etmesi ve bu inançları, modern dünya ile sürekli çatışma hâlinden çıkaracak şekilde yeniden yorumlaması elzemdir.
Mit #5: Bu krizdeki iki taraf da eşit derecede sivil, saygı hak eder ve korunmaya değerdir.
Elbette, bu çatışmada her iki tarafta da çocukların hayatını kaybetmesinden söz ediyorsak, bir insan hayatı her koşulda insan hayatıdır. Ancak Hamas gibi cihatçı örgütler ve onlara destek veren daha geniş toplumsal yapılar, insan hayatına bizim değer verdiğimiz şekilde değer vermemektedir. Bu ifade, savaş dönemi propagandası gibi algılanabilir; ancak gerçekte, dini inançların bireylerin davranışlarını nasıl motive ettiğine ve düşüncelerini nasıl sınırladığına dair basit bir olguya işaret etmektedir. Başörtüsünü açtığı için kadınlara kamusal alanda dayak atan, tecavüz mağduru kadınları sözde “namus” gerekçesiyle öldüren, küçük bir hakaret algısıyla kadınların yüzlerine asit atan, ya da Afganistan gibi yerlerde yalnızca okula gitmek istedikleri için kadınları cezalandıran dinî fanatikler ile kadınları erkeklerle eşit bireyler olarak kabul eden modern toplumlar arasında temel bir fark bulunmaktadır. Aynı şekilde, eşcinselleri başlarından aşağı atarak öldüren, bu eylemi devlet politikası hâline getiren toplumlarla, eşcinselliği kabul edip eşit haklar tanıyan toplumlar arasında da derin bir fark vardır.
Sadece cenneti ve öteki dünyayı önemseyen dinî fanatiklerle, dini inançlarını daha ölçülü yaşayan veya inanç sistemleri dünyadaki yaşama da anlam ve değer atfeden bireyler arasında ciddi bir ayrım bulunmaktadır. Bu farklar, yalnızca bireysel davranış düzeyinde değil, toplumların genel değer sistemleri ve insan haklarına bakış açılarında da köklü sonuçlar doğurmaktadır.
İsrailli rehinelerin kaçırılmasını ve Yahudi ölülerinin cesetlerinin parçalanmasını coşkuyla kutlayan kalabalıkları hiç gördünüz mü? Bu görüntüleri izlediniz mi? Bu insanların, savaş suçlarından kaçınmaya en ufak bir ilgi gösterdiği izlenimini verdiklerini söyleyebilir miyiz?
Bu tür davranış biçimlerine, yalnızca Yahudilerle veya Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olmayan çatışmalarda dahi, İslami bağlamda dünyanın pek çok yerinde tanıklık edilmektedir. Söz konusu vahşetin yalnızca İslam’a özgü olduğunu iddia etmek doğru olmasa da, İslam dünyasında bu tür örneklerin diğer dinî ve kültürel topluluklara kıyasla daha sık görüldüğünü kabul etmek dürüst bir yaklaşım olacaktır. Açıklığa kavuşturmak gerekirse, burada Filistin halkına veya Hamas’ı destekleyen sivil halka yönelik bir toplu cezalandırma çağrısında bulunulmamaktadır. Filistinli sivillerin, sırf bazıları gerici fikirleri destekliyor diye, ölmeyi hak ettikleri ileri sürülmemektedir. Ancak, İslam dünyasında kamuoyunun genel durumu hakkında kendimize yalan söylemememiz gerektiği vurgulanmaktadır. Toplumların sahip olduğu inançların bireysel ve toplumsal davranışlar üzerindeki etkilerini doğru biçimde anlamak büyük önem taşımaktadır. Dünya genelinde yaklaşık iki milyar Müslümanın, dinî aşırılık ve aşiretçi zihniyet gibi eğilimlerini gerçek anlamda ılımlılaştırmaları gerekliliğiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bu, son derece büyük ve karmaşık bir sorundur. Filistin Politik ve Araştırma Merkezi (Palestinian Center for Policy and Survey Research) tarafından yapılan son kamuoyu araştırmaları, Filistin halkı arasında Hamas’a yönelik yaygın bir destek bulunduğunu ve 7 Ekim saldırılarına daha da yüksek oranda onay verildiğini ortaya koymuştur. Daha önce de ifade edildiği gibi, Hamas’ı çeşitli sebeplerle desteklemeyen pek çok Filistinli dahi, 7 Ekim tarihinde gerçekleştirilen eylemleri olumlu değerlendirmektedir. Söz konusu ankete göre, Filistinlilerin yalnızca yaklaşık %40’ı Hamas’ı doğrudan desteklerken, bunun iki katı oranında bir kesim 7 Ekim’deki eylemleri—sivillerin kasten işkence edilerek öldürülmesi, çocukların ve hatta bebeklerin rehin alınması gibi eylemleri—desteklemektedir. Bu destek, büyük ölçüde dinî saiklerle açıklanmaktadır: Eylemler, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın Netanyahu hükümeti tarafından “ihanete uğradığı” iddiasıyla savunulmaktadır. Ancak, Filistin toplumunda ve genel olarak İslam dünyasında yalan haberlerin ve komplo teorilerinin son derece yaygın olması, sıradan Müslümanların kaydadeğer bir bölümünün 7 Ekim’de Yahudi sivillerin gerçekten öldürülüp öldürülmediğine dahi inandığından şüphe duymamıza yol açmaktadır. Örneğin, birçok kişi Holokost’un hiç gerçekleşmediğine inanmaktadır. 11 Eylül saldırılarının ardından, Müslüman dünyasında bir yandan saldırının El Kaide tarafından gerçekleştirilen büyük bir cihat zaferi olduğu kutlanırken, diğer yandan bunun bir Yahudi komplosu olduğu ve 4000 Yahudinin o gün işe gitmediği gibi gerçek dışı iddialar da dile getirilmiştir. Bu tür çelişkili ve gerçeklikten kopuk inançları uzlaştırmak mümkün değildir. Bu bağlamda, temel bir ahlaki tutarlılığı koruyabilmek için, savaşlarda sivilleri kasten ve son derece vahşi yöntemlerle öldürenler ile sivilleri öldürmemek için büyük çaba sarf eden, ancak yine de istemeden sivil kayıplara yol açanlar arasında önemli bir fark olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Ayrıca, işkence edilmiş rehineleri alaycı kalabalıkların önünde sergileyen toplumlar ile en tehlikeli mahkûmlarına dahi hayat kurtarıcı tıbbi tedavi sunan toplumlar arasında da temel bir fark bulunmaktadır. Kamuoyunda yeterince bilinmese de, Hamas lideri Yahya Sinvar, İsrail hapishanesinde beyin kanserinden kurtarılmıştır. 7 Ekim saldırılarının arkasındaki kilit isimlerden biri, hayatı bir Yahudi onkolog tarafından kurtarılan kişidir. Bu durum, iki taraf arasındaki temel farklılıkların boyutunu göstermesi bakımından son derece çarpıcıdır. Bu farkın ne kadar önemli olduğunu ve her alanı nasıl etkilediğini anlamak büyük bir zorunluluktur. Bu farklılıkları kavramak, yalnızca bu veya başka bir çatışmadaki ölü ve yaralı sayısını karşılaştırarak mümkün değildir. Gerçek bir anlayış için, tarafların değer sistemleri, davranış biçimleri ve temel motivasyonları göz önünde bulundurulmalıdır.
Niyetlerin önemi işte bu noktada ortaya çıkmaktadır. Elbette eylemler önemlidir; ancak eylemlerin ardındaki sebepler de en az eylemlerin kendisi kadar önem taşır. Soru şudur: Nasıl bir dünya inşa etmeye çalışıyoruz? Herhangi bir kişi veya grup, mutlak güç elde ettiğinde nasıl bir eylemde bulunacaktır? Tarihin bu anında, farklı grupların ulaşmayı hedefledikleri amaçlar arasında çok büyük farklılıklar bulunmaktadır. Uygarlığın geleceği, bu farklılıkları mümkün olduğunca azaltabilmemize; azalmadığı durumlarda ise diploması, ekonomik teşvikler ve şiddet dışı diğer yöntemlerle bu farklılıkları daha da minimize edebilmemize bağlıdır. Bununla birlikte, gerçeklikten tamamen kopmuş ve ne makul bir şekilde ikna edilebilecek ne de teşviklerle yönlendirilebilecek bazı gruplar da mevcuttur. Bu tür durumlarda güç kullanımının zorunlu hâle gelmesi kaçınılmazdır. Dileğimiz, bu gibi zorunlulukların gelecekte giderek daha nadir hâle gelmesidir.

Yorum bırakın